Siz hiç dış dünyayla irtibat
kuramayan, iç dünyasında yalnızlık oyunu oynayan birini gördünüz mü?
Siz hiç oturma çağını ya da yürüme çağını geçtiği halde oturamayan,
yürüyemeyen birini gördünüz mü?
Siz hiç konuşamayan, derdini anlatamadığı için alay konusu olan
birini gördünüz mü?
Siz hiç göremediği için karanlık bir dünyada yaşayan, alay edilen
hatta taciz edilen birini gördünüz mü?
Siz hiç yaşıtlarının anladığını anlayamayan, onlardan daha geç
anladığı için bu durumun üzüntüsünü yaşayan birini gördünüz mü?
Siz hiç hareketlerini kontrol edemediği için sallanarak yürüyen, ama
sağlıklı insanların deli diyerek korkup kaçtığı birini gördünüz mü?
Siz hiç en olmadık yerlerde (sokakta-otobüste) sara-epilepsi nöbeti
geçirip kaskatı olan, çırpınan, etrafındaki insanları ne
yapacaklarını bilemez hale getiren birini gördünüz mü?
Bu saydıklarımdan birini ya da birkaçını mutlaka görmüşsünüzdür.
Şimdiye kadar görmediyseniz, dışarı çıktığınızda etrafınıza dikkatle
baktığınızda mutlaka görürsünüz.
Şimdi bir dakikanızı bana ayırmanızı istiyorum. Sadece bir
dakikanızı.
Kapatın gözlerinizi ve bu insanlar gibi bir engeliniz olduğunu
düşünün.
Yürüme engelinizin olduğunu düşünün. Yürüyemiyor, koşamıyor hatta
kendi işlerinizi bile yapamıyorsunuz. Yani, hep birilerinin
yardımına ihtiyacınız var.
Konuşamadığınızı ve duyamadığınızı düşünün. Bir şeyler söylemek
istiyorsunuz olmuyor, sesiniz çıkmıyor. Birileri size bir şeyler
söylüyor ama duyamıyorsunuz. Duyamadığınızı da söyleyemiyorsunuz.
Karşınızdaki yanlış anlıyor, size kızıyor. Üzülüyorsunuz ama
elinizden bir şey gelmiyor.
Göremediğinizi düşünün. Hazır gözleriniz kapalıyken, biraz deneme
yapın. Bir şeyler yapmaya çalışın gözleriniz kapalıyken,
etrafınızdaki nesnelere çarpmamaya çalışarak. Karanlığın, insana
güvensizlik verdiğini hissedin. Her an, başınıza gelebilecek
tehlikeleri göremediğinizi düşünün. Sonra görme engelli insanların
bu korkuları, bu duyguları hayatları boyunca hissederek
yaşadıklarını düşünün.
Ya da fiziksel olarak sağlıklı olduğunuzu ama zihinsel olarak
problemli olduğunuzu düşünün. Anlamıyorsunuz. Size söylenenleri
anlamıyorsunuz. Bakkala gitmeyi beceremiyorsunuz. Otobüse yalnız
binemiyor hatta yalnız dışarı çıkamıyorsunuz. Çünkü yalnız
çıkarsanız kaybolabilirsiniz.
Zor değil mi?
Bir dakika böyle olmak bile zorken, engelli insanlar hayatları
boyunca engelleriyle yaşamak zorundalar, onların hayatlarını bir
nebze olsun kolaylaştırmaksa siz sağlıklı insanların ellerinde.
Bir
Saatliğine “Sessiz Bir Dünya”...
Çok değil, sadece
bir saatliğine sessiz bir dünyaya yolculuğa çıkar mısınız benimle?
Bir saat dedimse, bu da lafın gelişi... Bir hayatı, aslında bir
saatten de daha az bir zaman dilimine sığdırabilme çabası bu... Bu,
yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlayabilme çabası...
Seslerin
cümbüşüyle dalgalanan bir hayatın ortasında olan insanlar için
“Sessiz bir dünya nasıl olur?” sorusuna cevap bulmak zor olsa gerek;
kabul ediyorum... Çevrenizden bin bir ses gelmeye devam ederken,
sessiz bir dünyaya yolculuğa çıkma davetine icabet etmeniz zor
gelecek belki de size. İtiraf etmeliyim ki; düşüncelerimi sizlerle
paylaşmak amacıyla klavyeye her basışımda harflerin seslere
dönüşmesi bu yolculuk öncesinde beni de zorluyor.“Sessiz bir dünyaya
yolculuğa çıkmak”, seslerin ortasındaki bir insan için ne kadar
mümkün? Bunu hep birlikte göreceğiz. Haydi bakalım, var mısınız
denemeye?...
Yolculuk
öncesinde biraz hazırlık yapalım birlikte: Radyoyu, televizyonu
kapatın ve telefonun fişini çekin (ya da odanızın kapısını kapatın).
Bilgisayarınızda da bir süre için dinlediğiniz, kulak verdiğiniz bir
şey olmasın. Odanızın penceresini de kapatın. (Yine de sesler var
değil mi? Yani, istesek de duymamak zor; duyan bir insan için...)
Geriye kalan seslerin yalıtımını sağlamak için de mümkünse, bir
kulaklık ya da pamukla kapatabilirsiniz kulaklarınızı. Veya iki
elinizden yardım isteyebilirsiniz. “Yahu, biz ne yapmaya çalışıyoruz
böyle?...” diyorsanız içinizden; cevap basit: Duymamaya
çalışıyoruz!Galiba, sessiz bir dünyaya yolculuk için yola çıkmaya
hazırız.Şimdi, odanızda tek başınasınız ve;
Kendi kendinize bir
şeyler söylediğiniz halde sesinizi duyamıyorsunuz...
Dışarıdan gelen
araba kornalarını, çocuk seslerini de duymuyorsunuz...
Ağaçta hep birlikte
cıvıldaşan kuşların nağmeleri gelmiyor kulaklarınıza...
Pencerenizin
camına vuran yağmurun senfonisi ya da hızla çarpan dolu tanelerinin
ritmik sesleri yok sanki...
Bir bebeğin
dünyaya gelişindeki ilk sesini, sonraki gülüşlerini ve o çat-pat ilk
konuşmalarını duyamıyorsunuz...
· Caddede, karşıdan
karşıya geçerken size ikazda bulunan arabanın kornası bir şey ifade
etmiyor. Ya da karşı kaldırımda uzaktan seslenmeye çalışan bir
dostunuzun size sesini duyurmaya çalışması da anlamsız; eğer onu
görmezseniz...
· Sözlerin en
güzeli olan “Yüce Kelam”ı ve “Haydi felaha...” diyerek insanlara Rab
ile buluşma anlarını hatırlatan ezanları duyamıyorsunuz...
· “İyi ki yabancı
sinemalar ve sinema salonları var...” diyorsunuz. Çünkü alt yazısı
olmayan hiçbir televizyon programı sizin için bir şey ifade
etmiyor...
· Radyonuzun
düğmesini çevirdiğinizde; bu eylemin öncesi ve sonrası arasında
değişen hiçbir şey olmuyor. O en güzel nağmeler de sizin için bir
“sessizlik” çünkü...
· Bir dostunuz,
“birkaç gündür sizi aradığını ama telefonun açılmadığını...”
anlatmaya çalışıyor. Eğer, çaldığında ışığı yanan bir ev telefonunuz
yoksa ve o esnada siz onu görmezseniz bu tarz şikayetler de
artacaktır...
· Oturup, konuşmak
istediğiniz bir insan, eğer sizin işaret dilinizden anlamıyorsa; o
da, siz de bu konuda acemi iseniz karşılıklı bakışacak ve bu
“sohbet”i birkaç dakika sonra bitireceksiniz...
· Diğer odadaki
anneniz, eşiniz ya da bir başkası size seslense de, onlar sadece
kendi seslerini duymuş olurlar... (Aman, dikkat! Bu esnada gerçekten
biri size seslenir de, siz sessiz bir dünya oluşturmak için
aldığınız tüm önlemler sebebiyle onu duymayabilirsiniz. Sonra,
hışımla kapınızı açar ve size o alışılagelmiş tabirle; “Sağır mısın,
duymuyor musun?!” diye bağırabilirler. Hoş; bu da empati kurmanızı,
yani kendinizi işitme engelli kişilerin yerine koyup, onları
anlamanızı kolaylaştırır.)
· Hep merak
edersiniz sevdiklerinizin seslerini... Annenizin size söylediği
ninnileri; babanızın size “yavrum” deyişini; sevdiğinizin sizi çok
sevdiğini söyleyişini; çocuğunuzun kucağınıza atılırken “anne” ya da
“baba” deyişini bir kez olsun duymak isterdiniz belki de...
· İnsanları
seslerinden tanıyamıyorsunuz; onlar simaları ve isimleriyle var...
Kelimeler de
harflerden
ibaret... Gök gürültüsü yok, şimşek var... Köpek havlamasından
değil, köpeğin kendisinden korkuyorsunuz... (vs. vs.) Kısacası;
sizin için “ses” diye bir şey yok!
“Sessiz bir
dünyaya yolculuk”tan sıkıldınız mı yoksa? Ya da bu manzara
daraltmaya mı başladı göğsünüzü? Arzu edenler, yola devam edip,
örnekleri çoğaltabilirler. Ancak ben, bir hatırlatmada bulunmak
istedim, birlikte yolculuğa çıktığımız “yol arkadaşları”na. Tüm
bunların ardından, işitme engelli arkadaşların tamamıyla tecrit
edilmiş bir hayatı yaşadıklarını düşünmenizi istemem. Çünkü onlar,
bütün zorluklara rağmen hayata dört elle sarılmaya devam ediyorlar.
Kimisi, işitme cihazı kullanarak var olan işitme kalıntısını
geliştirmeye çalışıyor. Kimisi, hiç duyamasa da, azmi ve aldığı
eğitim neticesinde çeşitli yöntemleri kullanarak (dudak okuma,
işaret yöntemi vs.) iletişimini sürdürüyor insanlarla. Onlar da
sevip, seviliyorlar; mutluluklar yaşıyorlar. Ve hayat, her halükarda
onlar için de devam ediyor...
"Bu,
yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlama çabası...” demiştik ya
yola çıkmadan önce.
Sessiz dünyaya
yolculuktan döndüğümüzde de, yol hatırası olarak çantalarımızda
“acıyışlar” değil, “anlayışlar” vardır umarım.
İşin bir yönü daha
var aslında; ona da değinmeden bu yolculuk faslını kapatamayacağım.
Acaba her sesi en ince ayrıntısına kadar duysaydık hayat nasıl
olurdu?...
Tohumun toprağı
aralayıp, çıkışı; yağmur damlalarının yere düşerken çıkardığı
şıpırtılar; üzerine bastığımız karın ezilirken çıkardığı çıtırtılar;
yanımızdan geçen bir böceğin ayak sesleri; kuşların, kelebeklerin
kanat çırpışları; kalbimizin pıt pıt atışları; damarlarımızdaki
kanın hızla akışı; her an rüzgarın uğultusu, bulutların hareketi;
ağaçların, çiçeklerin nazenin salınışlarıyla kendi lisanlarınca
zikirleri; sineklerin, arıların vızıltıları; kainattaki tüm
canlıların nefes alışverişleri; dünyanın, güneşin, ayın hızla
dönüşlerindeki savruluşları; saatin tik- takları ve daha niceleri
her daim yüksek bir frekanstan kulağımıza ulaşmış olsaydı.... Söyler
misiniz hayat nasıl olurdu?
Efendim?... ne dediğinizi tam duyamadım...
Amacım, bilişsel tabularınızı
yıkmak ya da bu vb. sözlerle sizleri kara kara düşündürmek değil. Şu
an “Canım, yanlış ifade edilmiş ya da yanlış yazılmış bir söz...”
deyip geçiştirdiniz belki de başlıktaki çağrımızı. Ama “İnsanlık, bu
güne değin hep, oturduğu yerden kalkarak yürümüştür. Hem soyut, hem
de somut manada bu böyle olmuştur!” diyenler için açıklayayım:
Öyle insanlar da var ki; onların
yürümesi, ancak oturdukları tekerlekli sandalyenin tekerleklerinin
dönmesine bağlıdır. Anladığınız üzere, bu çağrı, tekerlekli
sandalyedeki bütün bedensel engelliler içindi. Bazen de, aynı işlevi
bir koltuk değneği gördüğüne göre, başlıktaki çağrımız
“Değneklerinizi alın da, yürümeye başlayalım...” olacaktı. (Aman,
dikkat! O zaman da, “Ellerinde değneklerle insanları yürüyüşe
çağırdığım” zannı oluşmasın diye uzun uzadıya bunun açıklamasını
yapmaya çalışacaktık belki de.)
Hepsi bir yana; aslında çağrım,
bedensel engelli arkadaşlara değil; siz, sürekli bir sağlık sorunu
olmayan “sağlıklı insanlara”!...
Düşünün ki; bir sabah uyandınız ve
ayaklarınızı hareket ettiremediğinizi fark ettiniz. Ne yapsanız,
nafile... O gün, adeta hayatınızın bir dönüm noktası. Sizi taşıyan
ayaklarınız vazgeçmiş bu görevinden; düşmez olmuş yollara.(Hikayeler
bölümümüzdeki Uyanış adlı kısa hikayemizi de bu yazının ardından
okumanızı tavsiye ederiz.) İşte, böyle bir durumu hayal etmenizi
isteyeceğim sizlerden ilk iş olarak. Biliyorum, bazı şeyler
yaşanmadan tam anlaşılamaz ama bir şeyi anlamak için illaki o hali
yaşamamız gerekiyorsa, yandık o zaman... Hepimiz Nasreddin Hoca
misali damdan düşen birini aramaya koyulacağız.
Şu ana kadar yaptığınız her şeyi
bu kez koltuk değneği kullanan ya da tekerlekli sandalyede bulunan
biri olarak yaptığınızı düşünmeye çalışın. Ya da kendinizi böyle bir
insanın yerine koyup, onunla empati kurmaya, kendinizi onun yerine
koyarak onu anlamaya çalışın. Bu kez de hatırlatmayı önce yapalım:
Aman, ha! Tüm bunları yaparken amacınız, acımak değil; anlamaya
çalışmak olsun. Acımak, kimseye bir şey kazandırmaz; hem, bir süre
sonra acılar da unutulur. Ama anlamış ya da anlamaya çalışmışsanız,
bundan size kalanlar kolay kolay
silinmez bir daha.
· Önce, evdeki bir gününüzle
başlayalım isterseniz. Normalde yaptıklarınızı, bu kez bedensel
engelli bir insan olarak yaptığınızı düşünün... Yataktan kalkışınız,
lavaboya gidişiniz, kahvaltı, yemek vb. diğer ihtiyaçlar dahil gün
içerisinde yaşadığınız her durumu en ince ayrıntılarıyla ama hızlı
hızlı şöyle bir düşünün.
· İşe veya okulunuza giderken sizi
bekleyen sürprizleri de bir düşünmeye çalışın. Bakalım neler
keşfedeceksiniz bu düşünce yolculuğundan?... Mesela; merdivenleri
atladınız mı ya da bir çırpıda çıkıverdiğiniz yüksek
kaldırımları?... Kaldırımdaki arabaların arasından değneklerinizle
zikzaklar çizdiniz mi; yoksa, tekerlekli sandalyeniz kara şimşek
olup, uçup geçti mi?... Otobüse binerken hayali bir kaldıraç mı
yetişti imdadınıza; yoksa, okulunuzun önüne kadar gelip de,
merdivenler set olduğu için geri mi döndünüz üzgün ve yorgun
ifadelerle?...
İşyerinizde bir rampa olmadığı için başlamadan bitti mi yoksa iş
hayatınız? Haydi bakalım, ev hanımları! Siz neler yaşadınız bu
yolculukta? Ne, o? İlk günden pes mi ettiniz yoksa? Ütü, çamaşır,
bulaşık, misafir,... hepsi sizi bekliyor. Çünkü, hayat hala devam
ediyor.Yoruldunuz mu yoksa? Düşünmek bile yordu galiba... Ama merak
etmeyin, gönlünüz daralmasın daha fazla. Nice insan var ki; ayakları
hareket etse de, ruhu hissizleşmiş... Nice insan da var ki; ayakları
tutmasa da, dimdik ayakta...
Haydi, kalkın hep birlikte
yürüyelim. Ayaklarınızın olması şart değil; yürümeden de aşmak
mümkün engelleri. Yeter ki, uyuduğumuz uykulardan uyanıp, sevgiye
sevgiyle koşmayı bilelim...
VAR
MI BİZİMLE BİRLİKTE YÜRÜMEK İSTEYEN?...
GÖRÜLMEYEN BİR DÜNYAYA SEFER VAR...
Bu
başlık okunur okunmaz yöneltilebilecek itirazları duyar gibiyim;
“Bir dünya görülmüyorsa, o halde yok demektir. Olmayan bir yere
sefer düzenlemek de anlamsızdır!”
Varsayımlara dayalı bu ve benzer itirazları bir kenara bırakıp,
“görülmeyen bir dünyaya” niçin sefer düzenlendiğini anlatmaya
çalışayım. Neresi bu görülmeyen dünya ve sefer niçin
yapılıyor?...
Üzerinde yaşadığımız bu dünya, pek çok insan için -belli bir
noktaya kadar- onların görüş mesafelerine açık. Ancak bir de,
görme engelli olduğu için diğer insanların içinde yaşadığı
hayatı, kendilerince “görülmeyen bir dünya” üzerinde geçirenler
var.
Kelime oyunlarını bir yana bırakırsak, başlığımız şöyle
olacaktı:
“GÖREMEYENLERİN
DÜNYASINA” SEFER VAR...
İşin aslı; kimileri, dünyayı ve içindekileri görebilme nimetine
sahip; kimileri de, yine bir
imtihan gereği bu nimetten yoksun. İşte, seferin amacı da bu.
Yani, yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlama çabası...
O
halde bir kez de şöyle soralım sorumuzu; görme engellilerin
dünyasına kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?...
Görme engelli olsaydınız; bir öğrenci, çalışan bir kişi ya da
bir ev hanımı olarak acaba bir gününüz nasıl geçerdi? Sabah,
yataktan kalktınız ve yüzünüzü yıkamak için lavaboya
gidiyorsunuz... Aman, dikkat!Yolunuzun üstünde çarpabileceğiniz
eşyalar, takılabileceğiniz bir paspas ya da eşik olabilir...
·
Üstünüzü giymek üzere dolabı açtınız... Yine dikkat! Birbirine
uygun kıyafetleri seçip, önüne-arkasına, sağına-soluna dikkat
ederek giyinmelisiniz...
·
Sıra geldi kahvaltıya... Kahvaltıyı hazırlarken bir önceki gün
neyi, nereye koyduğunuzu bilmeniz yararlı olacak galiba...
·
İşe veya okula gidecekler için evden çıkma hazırlıkları
başlıyor... Merdivenleri inme, kaldırımda yürüme, caddede
karşıdan karşıya geçme belki daha kolay olacaktı, eğer
merdivenlerin trabzanları olsaydı; kaldırımlarda açılıp da bir
türlü kapatılamayan çukurlar, kaldırımın ortasındaki direkler,
reklam panoları ve bir baştan bir başa kaldırımları dolduran
park etmiş arabalar olmasaydı; sesli trafik lambaları ya da
üzerindeki düğmeye basınca yayaya yeşil ışık yakan trafik
lambaları olsaydı...
·
Artık durağa geldiniz... Otobüs veya dolmuşla gideceğiniz yeri
duraktakilere söyleyip, gelince sizi de haberdar etmelerini rica
ediyorsunuz... Yanınızda fısır-fısır konuşmalar; “Gerçekten kör
herhalde... Nasıl buraya kadar geldi acaba, peki ya bundan
sonrasını nasıl gidecek?...”
·
Okulunuza geldiniz... Devam edebileceğiniz bir görme engelliler
lisesi yok; üstelik bu işin bir de üniversitesi var ve siz de
eğitim hayatının sonunda diğer insanlarla birlikte iş hayatının
içinde olacaksınız. Bu sebeple, siz de diğer insanlar gibi
eğitim hakkınızı kullanmak üzere normal bir okula geldiniz
(Başka bir alternatifiniz de yok zaten). Öğretmen, tahtada
problem çözüyor; grafik çiziyor; haritayı gösteriyor; “şimdi,
şuraya dikkat edin...” diyor. Allah'tan ki; bazı derslerden
muafsınız...
·
Ders kitaplarınızın kabartma yazıyla hazırlanmış olması
gerekiyor ama bu konuda çok sınırlı sayıda kaynak var.
Çevrenizdeki insanlardan kitapları sizin için bir kasete
okumasını rica ediyorsunuz. Derste anlatılanları da -eğer
imkanınız varsa- kayda alıyorsunuz...
·
İşinizde –eğer işiniz varsa- ilk başta dikkatle bakacak size
insanlar; acaba nasıl yapıyor ve bir yanlışlık oluyor mu diye...
Belki de zamanla hayran olacaklarsa da, ilk başta biraz
yadırgayacak ve belki de size nasıl yaklaşacaklarını
bilemedikleri için tedirgin olacaklar...
·
Bir ev hanımı olarak, yoğun bir gün sizi bekliyor... Bulaşık,
yemek, evin temizliği, ütü,...
Komşularınız, önce merak edecekler işleri nasıl yaptığınızı...
Sonra, başarı öykülerinin gazetelere ara sıra yansıyan birkaç
engelliden ibaret olmadığını görecekler belki de sizin
şahsınızda...
·
Sokakta önüne bakmadan yürüdüğü için size çarpan ve buna rağmen
“Kör müsün be kardeşim, önüne baksana!...” diye söylenen şahsa;
“Ben, görme yeteneğine sahip olmadığım için göremiyorum, ya
sen?...” diyeceksiniz belki de...
Siz, devam edebilirsiniz bu vb. örnekleri “yaşıyormuşçasına”
sıralamaya... Hatta, gözlerinizi sıkıca kapatıp, evinizde bir
tur atmaya çalışarak, bütün uzuvlarınızla yaşayabilirsiniz bu
deneyimi. Ben, yine bir hatırlatmada bulunmak istedim siz
“yolcular”a. Amacımız kimseye acımak, kimseleri acındırmak
değil. Demiştik ya hani; bu, yaşananları (ya da yaşanamayanları)
anlama çabası... Sırtımızdaki çantalarda anlama çabalarımızdan
devşirdiğimiz “anlaşılmışlar” olmalı seferin, yolculuğun
sonunda.Onlar, göremedikleri dünyada “duyarak ve hissederek
görenler”... Belki de, zaman zaman görme yeteneğine sahip
olanlardan çok daha iyi algılıyorlar olayları ve duyguları...
(Hikayeler bölümümüzdeki “Görebilmek” ve “Hellen Keller'den”
adlı yazıları özellikle tavsiye ediyorum).
“Bakmak” ve “Görmek” arasındaki farkı anladığımızda ve sahip
olduğumuz nimetlerin bir an için bile olsa yokluğunu
düşündüğümüzde hayatı daha güzel görmek mümkün olacak inanın.
Güzeli görmek istiyor ve güzel düşünüyorsak, elbette
güzellikleri göreceğiz. Ne demiş bir güzel insan; “Güzel gören,
güzel düşünür; güzel düşünen de hayatından lezzet alır.”
Bu
yazının sonunda, belki de hayatınızda yokluğunu hiç
düşünmediğiniz bir güzelliği görmek için aynanın karşısına
geçip, gözlerinizin taa içine bakın...
NE
GÖRÜYORSUNUZ?...
Fiziki sakatlıklar hemen dikkatimizi çeker. Mesela topallayan
bir bacağı asla gözden kaçırmayız, ancak topallayan yürekleri de
asla fark etmeyiz!
Herkese bir soru sormak istiyorum: Bir kör, sağır, ya da
tekerlekli sandalyeye mahkûm bir engelli gördüğümüzde içimizden
geçen ilk duygu nedir?..
Acırız... İçin için “vah vah” çeker, “zavallı” gibisinden
mırıldanırız. Halbuki bizden beklenen “acıma” değil, “anlama.”
Fakat heyhat: Kendini anlamayan başkasını nasıl anlasın. Biz ne
kendimizi anlıyoruz, ne de birbirimizi. Bu yüzden hayat gitgide
anlamsızlaşıyor. Çünkü sadece zorluklarını, olumsuzluklarını,
kirli yanlarını yaşıyoruz. Oysa hayatta bir sürü güzellik de
var: Mesela güller açıyor, çocuklar gülümsüyor, yıldızlar göz
kırpıyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor.
Hayatın kışı ayrı, yazı ayrı güzel; denizin durgunu farklı,
dalgalısı farklı güzel. Ancak bu güzellikleri fark edebilmek
için görebilmek lazım.
Şayet görmüyorsak, bir anlamda görme engelli sayılmaz mıyız?
Kuşların rengi ve ahengi, uçuşu da, ötüşü de ayrıdır... Yazın
ayrı, kışın ayrı öter kuşlar. Ama her sabah kuş orkestrasının
ahenkli ritmiyle uyanmak sadece duymayı bilenlere mahsus bir
imtiyazdır... Yazık ki çoğumuz kuşları duymuyoruz...
Kuşları duymadığımız gibi, eşimizi ve çocuklarımızı da
(dinlemiyoruz ki) duymuyoruz. Bir anlamda işitme engelli
sayılmaz mıyız? Sevmekten korkuyoruz. Sevsek bile bunu
saklıyoruz. Annemiz, babamız, eşimiz ve çocuklarımız onları ne
kadar sevdiğimizi bilmiyorlar, çünkü sevgimizi söylemeyi zaaf
sayıyoruz. Bir anlamda sevgi engelli sayılmaz mıyız?
Sevdiklerimizin gönlünü alacak güzel sözler söylemiyoruz...
Bir anlamda konuşma engelli sayılmaz mıyız?
Elimizdeki güzelliklerle zenginlikleri fark etmediğimiz için,
mutluluğu uzaklarda arıyoruz...
Bir anlamda zeka engelli sayılmaz mıyız?Sevgilerimizle birlikte
kızgınlıklarımızı, küskünlüklerimizi de saklıyor, duygularımızı
salt kendi içimizde yaşıyoruz. Bunu izah için de “kol kırılır
yen içinde kalır” diyoruz. (Kol kırılıp yen içinde kaldıkça,
kemik yanlış kaynıyor, böylece bir uzvumuz daha çarpılıyor) Bir
anlamda cesaret engelli sayılmaz mıyız?Farklı inanan, farklı
düşünen, farklı giyinen, farklı yaşayan insanları
kabullenemiyor, sosyal hayattan dışlamaya kalkışıyoruz... Bir
anlamda saygı engelli sayılmaz mıyız?Ve hep yakınıyor, sadece
şikâyet ediyoruz:Yani şükür engelliyiz!Bu anlamda engelli
sayımız yedi buçuk milyon değil, belki de yetmiş buçuk milyon!..
Yaşamı idrak etmeden yaşayıp gidiyoruz işte!