FAALİYETLER
DERNEK HAKKINDA
DUYURULAR
ÖNEMLİ LİNKLER
Sağlıklı İnsanlara
Hiç Düşündünüz mü? Ya Engelli Olsaydınız!...

Bir Saatliğine “Sessiz Bir Dünya”... 
Görülmeyen Bir Dünyaya Sefer Var...

Siz hiç dış dünyayla irtibat kuramayan, iç dünyasında yalnızlık oyunu oynayan birini gördünüz mü?

Siz hiç oturma çağını ya da yürüme çağını geçtiği halde oturamayan, yürüyemeyen birini gördünüz mü?

Siz hiç konuşamayan, derdini anlatamadığı için alay konusu olan birini gördünüz mü?

Siz hiç göremediği için karanlık bir dünyada yaşayan, alay edilen hatta taciz edilen birini gördünüz mü?

Siz hiç yaşıtlarının anladığını anlayamayan, onlardan daha geç anladığı için bu durumun üzüntüsünü yaşayan birini gördünüz mü?

Siz hiç hareketlerini kontrol edemediği için sallanarak yürüyen, ama sağlıklı insanların deli diyerek korkup kaçtığı birini gördünüz mü?

Siz hiç en olmadık yerlerde (sokakta-otobüste) sara-epilepsi nöbeti geçirip kaskatı olan, çırpınan, etrafındaki insanları ne yapacaklarını bilemez hale getiren birini gördünüz mü?

Bu saydıklarımdan birini ya da birkaçını mutlaka görmüşsünüzdür. şimdiye kadar görmediyseniz, dışarı çıktığınızda etrafınıza dikkatle baktığınızda mutlaka görürsünüz. 
şimdi bir dakikanızı bana ayırmanızı istiyorum. Sadece bir dakikanızı.

Kapatın gözlerinizi ve bu insanlar gibi bir engeliniz olduğunu düşünün.
Yürüme engelinizin olduğunu düşünün. Yürüyemiyor, koşamıyor hatta kendi işlerinizi bile yapamıyorsunuz. Yani, hep birilerinin yardımına ihtiyacınız var.
Konuşamadığınızı ve duyamadığınızı düşünün. Bir şeyler söylemek istiyorsunuz olmuyor, sesiniz çıkmıyor. Birileri size bir şeyler söylüyor ama duyamıyorsunuz. Duyamadığınızı da söyleyemiyorsunuz. Karşınızdaki yanlış anlıyor, size kızıyor. Üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.

Göremediğinizi düşünün. Hazır gözleriniz kapalıyken, biraz deneme yapın. Bir şeyler yapmaya çalışın gözleriniz kapalıyken, etrafınızdaki nesnelere çarpmamaya çalışarak. Karanlığın, insana güvensizlik verdiğini hissedin. Her an, başınıza gelebilecek tehlikeleri göremediğinizi düşünün. Sonra görme engelli insanların bu korkuları, bu duyguları hayatları boyunca hissederek yaşadıklarını düşünün.

Ya da fiziksel olarak sağlıklı olduğunuzu ama zihinsel olarak problemli olduğunuzu düşünün. Anlamıyorsunuz. Size söylenenleri anlamıyorsunuz. Bakkala gitmeyi beceremiyorsunuz. Otobüse yalnız binemiyor hatta yalnız dışarı çıkamıyorsunuz. Çünkü yalnız çıkarsanız kaybolabilirsiniz.
Zor değil mi?

Bir dakika böyle olmak bile zorken, engelli insanlar hayatları boyunca engelleriyle yaşamak zorundalar, onların hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırmaksa siz sağlıklı insanların ellerinde.

Bir Saatliğine “Sessiz Bir Dünya”...

Çok değil, sadece bir saatliğine sessiz bir dünyaya yolculuğa çıkar mısınız benimle? Bir saat dedimse, bu da lafın gelişi... Bir hayatı, aslında bir saatten de daha az bir zaman dilimine sığdırabilme çabası bu... Bu, yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlayabilme çabası...

Seslerin cümbüşüyle dalgalanan bir hayatın ortasında olan insanlar için “Sessiz bir dünya nasıl olur?” sorusuna cevap bulmak zor olsa gerek; kabul ediyorum... Çevrenizden bin bir ses gelmeye devam ederken, sessiz bir dünyaya yolculuğa çıkma davetine icabet etmeniz zor gelecek belki de size. ıtiraf etmeliyim ki; düşüncelerimi sizlerle paylaşmak amacıyla klavyeye her basışımda harflerin seslere dönüşmesi bu yolculuk öncesinde beni de zorluyor.“Sessiz bir dünyaya yolculuğa çıkmak”, seslerin ortasındaki bir insan için ne kadar mümkün? Bunu hep birlikte göreceğiz. Haydi bakalım, var mısınız denemeye?...

Yolculuk öncesinde biraz hazırlık yapalım birlikte: Radyoyu, televizyonu kapatın ve telefonun fişini çekin (ya da odanızın kapısını kapatın). Bilgisayarınızda da bir süre için dinlediğiniz, kulak verdiğiniz bir şey olmasın. Odanızın penceresini de kapatın. (Yine de sesler var değil mi? Yani, istesek de duymamak zor; duyan bir insan için...) Geriye kalan seslerin yalıtımını sağlamak için de mümkünse, bir kulaklık ya da pamukla kapatabilirsiniz kulaklarınızı. Veya iki elinizden yardım isteyebilirsiniz. “Yahu, biz ne yapmaya çalışıyoruz böyle?...” diyorsanız içinizden; cevap basit: Duymamaya çalışıyoruz!Galiba, sessiz bir dünyaya yolculuk için yola çıkmaya hazırız.şimdi, odanızda tek başınasınız ve;

Kendi kendinize bir şeyler söylediğiniz halde sesinizi duyamıyorsunuz...

Dışarıdan gelen araba kornalarını, çocuk seslerini de duymuyorsunuz...

Ağaçta hep birlikte cıvıldaşan kuşların nağmeleri gelmiyor kulaklarınıza...

Pencerenizin camına vuran yağmurun senfonisi ya da hızla çarpan dolu tanelerinin ritmik sesleri yok sanki...

Bir bebeğin dünyaya gelişindeki ilk sesini, sonraki gülüşlerini ve o çat-pat ilk konuşmalarını duyamıyorsunuz...

· Caddede, karşıdan karşıya geçerken size ikazda bulunan arabanın kornası bir şey ifade etmiyor. Ya da karşı kaldırımda uzaktan seslenmeye çalışan bir dostunuzun size sesini duyurmaya çalışması da anlamsız; eğer onu görmezseniz...

· Sözlerin en güzeli olan “Yüce Kelam”ı ve “Haydi felaha...” diyerek insanlara Rab ile buluşma anlarını hatırlatan ezanları duyamıyorsunuz...

· “İyi ki yabancı sinemalar ve sinema salonları var...” diyorsunuz. Çünkü alt yazısı olmayan hiçbir televizyon programı sizin için bir şey ifade etmiyor...

· Radyonuzun düğmesini çevirdiğinizde; bu eylemin öncesi ve sonrası arasında değişen hiçbir şey olmuyor. O en güzel nağmeler de sizin için bir “sessizlik” çünkü...

· Bir dostunuz, “birkaç gündür sizi aradığını ama telefonun açılmadığını...” anlatmaya çalışıyor. Eğer, çaldığında ışığı yanan bir ev telefonunuz yoksa ve o esnada siz onu görmezseniz bu tarz şikayetler de artacaktır...

· Oturup, konuşmak istediğiniz bir insan, eğer sizin işaret dilinizden anlamıyorsa; o da, siz de bu konuda acemi iseniz karşılıklı bakışacak ve bu “sohbet”i birkaç dakika sonra bitireceksiniz...

· Diğer odadaki anneniz, eşiniz ya da bir başkası size seslense de, onlar sadece kendi seslerini duymuş olurlar... (Aman, dikkat! Bu esnada gerçekten biri size seslenir de, siz sessiz bir dünya oluşturmak için aldığınız tüm önlemler sebebiyle onu duymayabilirsiniz. Sonra, hışımla kapınızı açar ve size o alışılagelmiş tabirle; “Sağır mısın, duymuyor musun?!” diye bağırabilirler. Hoş; bu da empati kurmanızı, yani kendinizi işitme engelli kişilerin yerine koyup, onları anlamanızı kolaylaştırır.)

· Hep merak edersiniz sevdiklerinizin seslerini... Annenizin size söylediği ninnileri; babanızın size “yavrum” deyişini; sevdiğinizin sizi çok sevdiğini söyleyişini; çocuğunuzun kucağınıza atılırken “anne” ya da “baba” deyişini bir kez olsun duymak isterdiniz belki de...

· İnsanları seslerinden tanıyamıyorsunuz; onlar simaları ve isimleriyle var... Kelimeler de

harflerden ibaret... Gök gürültüsü yok, şimşek var... Köpek havlamasından değil, köpeğin kendisinden korkuyorsunuz... (vs. vs.) Kısacası; sizin için “ses” diye bir şey yok!

“Sessiz bir dünyaya yolculuk”tan sıkıldınız mı yoksa? Ya da bu manzara daraltmaya mı başladı göğsünüzü? Arzu edenler, yola devam edip, örnekleri çoğaltabilirler. Ancak ben, bir hatırlatmada bulunmak istedim, birlikte yolculuğa çıktığımız “yol arkadaşları”na. Tüm bunların ardından, işitme engelli arkadaşların tamamıyla tecrit edilmiş bir hayatı yaşadıklarını düşünmenizi istemem. Çünkü onlar, bütün zorluklara rağmen hayata dört elle sarılmaya devam ediyorlar. Kimisi, işitme cihazı kullanarak var olan işitme kalıntısını geliştirmeye çalışıyor. Kimisi, hiç duyamasa da, azmi ve aldığı eğitim neticesinde çeşitli yöntemleri kullanarak (dudak okuma, işaret yöntemi vs.) iletişimini sürdürüyor insanlarla. Onlar da sevip, seviliyorlar; mutluluklar yaşıyorlar. Ve hayat, her halükarda onlar için de devam ediyor...

"Bu, yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlama çabası...” demiştik ya yola çıkmadan önce.

Sessiz dünyaya yolculuktan döndüğümüzde de, yol hatırası olarak çantalarımızda “acıyışlar” değil, “anlayışlar” vardır umarım.

İşin bir yönü daha var aslında; ona da değinmeden bu yolculuk faslını kapatamayacağım. Acaba her sesi en ince ayrıntısına kadar duysaydık hayat nasıl olurdu?...

Tohumun toprağı aralayıp, çıkışı; yağmur damlalarının yere düşerken çıkardığı şıpırtılar; üzerine bastığımız karın ezilirken çıkardığı çıtırtılar; yanımızdan geçen bir böceğin ayak sesleri; kuşların, kelebeklerin kanat çırpışları; kalbimizin pıt pıt atışları; damarlarımızdaki kanın hızla akışı; her an rüzgarın uğultusu, bulutların hareketi; ağaçların, çiçeklerin nazenin salınışlarıyla kendi lisanlarınca zikirleri; sineklerin, arıların vızıltıları; kainattaki tüm canlıların nefes alışverişleri; dünyanın, güneşin, ayın hızla dönüşlerindeki savruluşları; saatin tik- takları ve daha niceleri her daim yüksek bir frekanstan kulağımıza ulaşmış olsaydı.... Söyler misiniz hayat nasıl olurdu?

Efendim?... ne dediğinizi tam duyamadım...

Amacım, bilişsel tabularınızı yıkmak ya da bu vb. sözlerle sizleri kara kara düşündürmek değil. şu an “Canım, yanlış ifade edilmiş ya da yanlış yazılmış bir söz...” deyip geçiştirdiniz belki de başlıktaki çağrımızı. Ama “ınsanlık, bu güne değin hep, oturduğu yerden kalkarak yürümüştür. Hem soyut, hem de somut manada bu böyle olmuştur!” diyenler için açıklayayım:

Öyle insanlar da var ki; onların yürümesi, ancak oturdukları tekerlekli sandalyenin tekerleklerinin dönmesine bağlıdır. Anladığınız üzere, bu çağrı, tekerlekli sandalyedeki bütün bedensel engelliler içindi. Bazen de, aynı işlevi bir koltuk değneği gördüğüne göre, başlıktaki çağrımız “Değneklerinizi alın da, yürümeye başlayalım...” olacaktı. (Aman, dikkat! O zaman da, “Ellerinde değneklerle insanları yürüyüşe çağırdığım” zannı oluşmasın diye uzun uzadıya bunun açıklamasını yapmaya çalışacaktık belki de.)

Hepsi bir yana; aslında çağrım, bedensel engelli arkadaşlara değil; siz, sürekli bir sağlık sorunu olmayan “sağlıklı insanlara”!...

Düşünün ki; bir sabah uyandınız ve ayaklarınızı hareket ettiremediğinizi fark ettiniz. Ne yapsanız, nafile... O gün, adeta hayatınızın bir dönüm noktası. Sizi taşıyan ayaklarınız vazgeçmiş bu görevinden; düşmez olmuş yollara.(Hikayeler bölümümüzdeki Uyanış adlı kısa hikayemizi de bu yazının ardından okumanızı tavsiye ederiz.) ışte, böyle bir durumu hayal etmenizi isteyeceğim sizlerden ilk iş olarak. Biliyorum, bazı şeyler yaşanmadan tam anlaşılamaz ama bir şeyi anlamak için illaki o hali yaşamamız gerekiyorsa, yandık o zaman... Hepimiz Nasreddin Hoca misali damdan düşen birini aramaya koyulacağız.

Şu ana kadar yaptığınız her şeyi bu kez koltuk değneği kullanan ya da tekerlekli sandalyede bulunan biri olarak yaptığınızı düşünmeye çalışın. Ya da kendinizi böyle bir insanın yerine koyup, onunla empati kurmaya, kendinizi onun yerine koyarak onu anlamaya çalışın. Bu kez de hatırlatmayı önce yapalım: Aman, ha! Tüm bunları yaparken amacınız, acımak değil; anlamaya çalışmak olsun. Acımak, kimseye bir şey kazandırmaz; hem, bir süre sonra acılar da unutulur. Ama anlamış ya da anlamaya çalışmışsanız,

Bundan size kalanlar kolay kolay silinmez bir daha.

· Önce, evdeki bir gününüzle başlayalım isterseniz. Normalde yaptıklarınızı, bu kez bedensel engelli bir insan olarak yaptığınızı düşünün... Yataktan kalkışınız, lavaboya gidişiniz, kahvaltı, yemek vb. diğer ihtiyaçlar dahil gün içerisinde yaşadığınız her durumu en ince ayrıntılarıyla ama hızlı hızlı şöyle bir düşünün.

· İşe veya okulunuza giderken sizi bekleyen sürprizleri de bir düşünmeye çalışın. Bakalım neler keşfedeceksiniz bu düşünce yolculuğundan?... Mesela; merdivenleri atladınız mı ya da bir çırpıda çıkıverdiğiniz yüksek kaldırımları?... Kaldırımdaki arabaların arasından değneklerinizle zikzaklar çizdiniz mi; yoksa, tekerlekli sandalyeniz kara şimşek olup, uçup geçti mi?... Otobüse binerken hayali bir kaldıraç mı yetişti imdadınıza; yoksa, okulunuzun önüne kadar gelip de, merdivenler set olduğu için geri mi döndünüz üzgün ve yorgun ifadelerle?... 
ışyerinizde bir rampa olmadığı için başlamadan bitti mi yoksa iş hayatınız? Haydi bakalım, ev hanımları! Siz neler yaşadınız bu yolculukta? Ne, o? ılk günden pes mi ettiniz yoksa? Ütü, çamaşır, bulaşık, misafir,... hepsi sizi bekliyor. Çünkü, hayat hala devam ediyor.Yoruldunuz mu yoksa? Düşünmek bile yordu galiba... Ama merak etmeyin, gönlünüz daralmasın daha fazla. Nice insan var ki; ayakları hareket etse de, ruhu hissizleşmiş... Nice insan da var ki; ayakları tutmasa da, dimdik ayakta...

Haydi, kalkın hep birlikte yürüyelim. Ayaklarınızın olması şart değil; yürümeden de aşmak mümkün engelleri. Yeter ki, uyuduğumuz uykulardan uyanıp, sevgiye sevgiyle koşmayı bilelim...

VAR MI BİZİMLE BİRLİKTE YÜRÜMEK İSTEYEN?...

GÖRÜLMEYEN BİR DÜNYAYA SEFER VAR...

Bu başlık okunur okunmaz yöneltilebilecek itirazları duyar gibiyim; “Bir dünya görülmüyorsa, o halde yok demektir. Olmayan bir yere sefer düzenlemek de anlamsızdır!”

Varsayımlara dayalı bu ve benzer itirazları bir kenara bırakıp, “görülmeyen bir dünyaya” niçin sefer düzenlendiğini anlatmaya çalışayım. Neresi bu görülmeyen dünya ve sefer niçin yapılıyor?...

Üzerinde yaşadığımız bu dünya, pek çok insan için -belli bir noktaya kadar- onların görüş mesafelerine açık. Ancak bir de, görme engelli olduğu için diğer insanların içinde yaşadığı hayatı, kendilerince “görülmeyen bir dünya” üzerinde geçirenler var.

Kelime oyunlarını bir yana bırakırsak, başlığımız şöyle olacaktı:

“GÖREMEYENLERİN DÜNYASINA” SEFER VAR...

ışin aslı; kimileri, dünyayı ve içindekileri görebilme nimetine sahip; kimileri de, yine bir

imtihan gereği bu nimetten yoksun. ışte, seferin amacı da bu. Yani, yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlama çabası...

O halde bir kez de şöyle soralım sorumuzu; görme engellilerin dünyasına kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?...

Görme engelli olsaydınız; bir öğrenci, çalışan bir kişi ya da bir ev hanımı olarak acaba bir gününüz nasıl geçerdi? Sabah, yataktan kalktınız ve yüzünüzü yıkamak için lavaboya gidiyorsunuz... Aman, dikkat!Yolunuzun üstünde çarpabileceğiniz eşyalar, takılabileceğiniz bir paspas ya da eşik olabilir...

· Üstünüzü giymek üzere dolabı açtınız... Yine dikkat! Birbirine uygun kıyafetleri seçip, önüne-arkasına, sağına-soluna dikkat ederek giyinmelisiniz...

· Sıra geldi kahvaltıya... Kahvaltıyı hazırlarken bir önceki gün neyi, nereye koyduğunuzu bilmeniz yararlı olacak galiba...

· İşe veya okula gidecekler için evden çıkma hazırlıkları başlıyor... Merdivenleri inme, kaldırımda yürüme, caddede karşıdan karşıya geçme belki daha kolay olacaktı, eğer merdivenlerin trabzanları olsaydı; kaldırımlarda açılıp da bir türlü kapatılamayan çukurlar, kaldırımın ortasındaki direkler, reklam panoları ve bir baştan bir başa kaldırımları dolduran park etmiş arabalar olmasaydı; sesli trafik lambaları ya da üzerindeki düğmeye basınca yayaya yeşil ışık yakan trafik lambaları olsaydı...

· Artık durağa geldiniz... Otobüs veya dolmuşla gideceğiniz yeri duraktakilere söyleyip, gelince sizi de haberdar etmelerini rica ediyorsunuz... Yanınızda fısır-fısır konuşmalar; “Gerçekten kör herhalde... Nasıl buraya kadar geldi acaba, peki ya bundan sonrasını nasıl gidecek?...”

· Okulunuza geldiniz... Devam edebileceğiniz bir görme engelliler lisesi yok; üstelik bu işin bir de üniversitesi var ve siz de eğitim hayatının sonunda diğer insanlarla birlikte iş hayatının içinde olacaksınız. Bu sebeple, siz de diğer insanlar gibi eğitim hakkınızı kullanmak üzere normal bir okula geldiniz (Başka bir alternatifiniz de yok zaten). Öğretmen, tahtada problem çözüyor; grafik çiziyor; haritayı gösteriyor; “şimdi, şuraya dikkat edin...” diyor. Allah'tan ki; bazı derslerden muafsınız...

· Ders kitaplarınızın kabartma yazıyla hazırlanmış olması gerekiyor ama bu konuda çok sınırlı sayıda kaynak var. Çevrenizdeki insanlardan kitapları sizin için bir kasete okumasını rica ediyorsunuz. Derste anlatılanları da -eğer imkanınız varsa- kayda alıyorsunuz...

· İşinizde –eğer işiniz varsa- ilk başta dikkatle bakacak size insanlar; acaba nasıl yapıyor ve bir yanlışlık oluyor mu diye... Belki de zamanla hayran olacaklarsa da, ilk başta biraz yadırgayacak ve belki de size nasıl yaklaşacaklarını bilemedikleri için tedirgin olacaklar...

· Bir ev hanımı olarak, yoğun bir gün sizi bekliyor... Bulaşık, yemek, evin temizliği, ütü,...

Komşularınız, önce merak edecekler işleri nasıl yaptığınızı... Sonra, başarı öykülerinin gazetelere ara sıra yansıyan birkaç engelliden ibaret olmadığını görecekler belki de sizin şahsınızda...

· Sokakta önüne bakmadan yürüdüğü için size çarpan ve buna rağmen “Kör müsün be kardeşim, önüne baksana!...” diye söylenen şahsa; “Ben, görme yeteneğine sahip olmadığım için göremiyorum, ya sen?...” diyeceksiniz belki de...

Siz, devam edebilirsiniz bu vb. örnekleri “yaşıyormuşçasına” sıralamaya... Hatta, gözlerinizi sıkıca kapatıp, evinizde bir tur atmaya çalışarak, bütün uzuvlarınızla yaşayabilirsiniz bu deneyimi. Ben, yine bir hatırlatmada bulunmak istedim siz “yolcular”a. Amacımız kimseye acımak, kimseleri acındırmak değil. Demiştik ya hani; bu, yaşananları (ya da yaşanamayanları) anlama çabası... Sırtımızdaki çantalarda anlama çabalarımızdan devşirdiğimiz “anlaşılmışlar” olmalı seferin, yolculuğun sonunda.Onlar, göremedikleri dünyada “duyarak ve hissederek görenler”... Belki de, zaman zaman görme yeteneğine sahip olanlardan çok daha iyi algılıyorlar olayları ve duyguları... (Hikayeler bölümümüzdeki “Görebilmek” ve “Hellen Keller'den” adlı yazıları özellikle tavsiye ediyorum).

“Bakmak” ve “Görmek” arasındaki farkı anladığımızda ve sahip olduğumuz nimetlerin bir an için bile olsa yokluğunu düşündüğümüzde hayatı daha güzel görmek mümkün olacak inanın. Güzeli görmek istiyor ve güzel düşünüyorsak, elbette güzellikleri göreceğiz. Ne demiş bir güzel insan; “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen de hayatından lezzet alır.”

Bu yazının sonunda, belki de hayatınızda yokluğunu hiç düşünmediğiniz bir güzelliği görmek için aynanın karşısına geçip, gözlerinizin taa içine bakın...

NE GÖRÜYORSUNUZ?...

Fiziki sakatlıklar hemen dikkatimizi çeker. Mesela topallayan bir bacağı asla gözden kaçırmayız, ancak topallayan yürekleri de asla fark etmeyiz!

Herkese bir soru sormak istiyorum: Bir kör, sağır, ya da tekerlekli sandalyeye mahkûm bir engelli gördüğümüzde içimizden geçen ilk duygu nedir?

Acırız... ıçin için “vah vah” çeker, “zavallı” gibisinden mırıldanırız. Halbuki bizden beklenen “acıma” değil, “anlama.” Fakat heyhat: Kendini anlamayan başkasını nasıl anlasın. Biz ne kendimizi anlıyoruz, ne de birbirimizi. Bu yüzden hayat gitgide anlamsızlaşıyor. Çünkü sadece zorluklarını, olumsuzluklarını, kirli yanlarını yaşıyoruz. Oysa hayatta bir sürü güzellik de var: Mesela güller açıyor, çocuklar gülümsüyor, yıldızlar göz kırpıyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor.

Hayatın kışı ayrı, yazı ayrı güzel; denizin durgunu farklı, dalgalısı farklı güzel. Ancak bu güzellikleri fark edebilmek için görebilmek lazım.

Şayet görmüyorsak, bir anlamda görme engelli sayılmaz mıyız?

Kuşların rengi ve ahengi, uçuşu da, ötüşü de ayrıdır... Yazın ayrı, kışın ayrı öter kuşlar. Ama her sabah kuş orkestrasının ahenkli ritmiyle uyanmak sadece duymayı bilenlere mahsus bir imtiyazdır... Yazık ki çoğumuz kuşları duymuyoruz...

Kuşları duymadığımız gibi, eşimizi ve çocuklarımızı da (dinlemiyoruz ki) duymuyoruz. Bir anlamda işitme engelli sayılmaz mıyız? Sevmekten korkuyoruz. Sevsek bile bunu saklıyoruz. Annemiz, babamız, eşimiz ve çocuklarımız onları ne kadar sevdiğimizi bilmiyorlar, çünkü sevgimizi söylemeyi zaaf sayıyoruz. Bir anlamda sevgi engelli sayılmaz mıyız? Sevdiklerimizin gönlünü alacak güzel sözler söylemiyoruz...

Bir anlamda konuşma engelli sayılmaz mıyız?

Elimizdeki güzelliklerle zenginlikleri fark etmediğimiz için, mutluluğu uzaklarda arıyoruz...

Bir anlamda zeka engelli sayılmaz mıyız?Sevgilerimizle birlikte kızgınlıklarımızı, küskünlüklerimizi de saklıyor, duygularımızı salt kendi içimizde yaşıyoruz. Bunu izah için de “kol kırılır yen içinde kalır” diyoruz. (Kol kırılıp yen içinde kaldıkça, kemik yanlış kaynıyor, böylece bir uzvumuz daha çarpılıyor) Bir anlamda cesaret engelli sayılmaz mıyız? Farklı inanan, farklı düşünen, farklı giyinen, farklı yaşayan insanları kabullenemiyor, sosyal hayattan dışlamaya kalkışıyoruz... Bir anlamda saygı engelli sayılmaz mıyız?Ve hep yakınıyor, sadece şikâyet ediyoruz: Yani şükür engelliyiz!Bu anlamda engelli sayımız yedi buçuk milyon değil, belki de yetmiş buçuk milyon!.. Yaşamı idrak etmeden yaşayıp gidiyoruz işte!
(2181) Okunma
HAKLARIMIZ
SAĞLIK
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
Telefon
:
+90 372 315 11 00
Fax
:
+90 372 315 11 01
E-Posta
:
federegli@hotmail.com
Adres
:
Kırmacı Mahallesi Hasan Canver Sokak N0:36 67300 Kdz.Ereğli / ZONGULDAK
Copyright © 2018 - Kdz.Ereğli Fiziksel Engelliler Derneği. Her Hakkı Saklıdır.