İslâm Dininin Engellilere
Sağladığı Bazı Kolaylıklar
İnsan, varlıklar arasında
şerefli bir konuma sahiptir. Yüce Allah insanı
yeryüzünün halifesi kılmış ve yarattığı herşeyi insanın
istifadesine sunmuştur.(1) İster sağlıklı, isterse
müptelâ olduğu bir rahatsızlık sebebiyle engelli
konumunda bulunsun, İslâmî anlayışa göre bütün insanlar
mükerremdir, saygı ve hürmete lâyıktır. İslâm'a göre
insanın zenginlik veya fakirliği, memur ya da âmir
olması, şu veya bu renkte olması, ya da belli bir dili
konuşması Allah katında üstünlük ölçüsü olarak kabul
edilmediği gibi, engelli olup olmaması da bir üstünlük
sebebi değildir. İslâm nazarında, tarağın dişleri gibi
birbirine eşit olan insanlar arasındaki yegane üstünlük
ölçüsü, Allah'ın emir ve yasaklarına yürekten bağlılık
(takvâ) dır. Bu bağlamda, engelli kimseler ile diğerleri
arasında haklara sahip olma açısından da bir ayrım söz
konusu değildir. İslâm hukukunda hak ehliyetinin esası
"hayat"tır.(2) Engelli kimseler, ister akıl hastalığı
gibi zihinsel engelli, isterse görememek, işitememek
veya yürüyememek gibi bedensel engelli olsun haklara
sahip olma konusunda sağlıklı insanlarla aynı konuma
sahiptirler.
Zira, gerek akıl
hastalığı, gerekse bedensel engeller, vücup (hak)
ehliyetini ortadan kaldırmazlar.(3) İslâm hukukunun
genel teorisine göre- aklî ve bedenî gelişimi ne durumda
olursa olsun- renk, cins ve ırk ayrımı gözetilmeksizin
yaşayan her insan, insan olma vasfı sebebiyle Allah'ın
veya hukuk düzeninin tanıdığı haklardan faydalanma (vücûb)
ehliyetine sahip olduğu gibi, aklî ve bedenî gelişimine
bağlı olarak bu hakları bizzat kullanma (edâ)
ehliyetine, hukukî işlemleri bizzat yapma yetkisine de
sahip olur. İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt
edemeyen akıl hastalarına hakları kullanma ehliyetinin
tanınmayışı ve onların ancak kanunî temsilcileri
aracılığıyla bu hakları kullanabilmeleri, öncelikli
olarak bu şahısların haklarını korumayı amaçlar.(4) Aynı
şekilde mümeyyiz küçüğün, malını ölçüsüzce harcayan
kimsenin (sefih), ölüm yatağındaki hastanın, iflas etmiş
borçlunun vb. kimselerin hukukî tasarrufta bulunma
ehliyetlerinin belirli ölçüde kısıtlanması, bazen bu
şahısların, bazen de başkalarının haklarını korumak için
gerekli olabilir. Ancak bu ikinci grupta yer alan
kısıtlama, genel kurala getirilmiş bir istisna
mahiyetinde olduğundan ârızî bir tedbir konumundadır.
"Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef
kılar.."(5), "...O size dinde bir zorluk kılmadı",(6)
"Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez"(7) gibi
ayetlerle kolaylığı genel bir ilke olarak kabul eden
İslâmiyet, engelli kimselere de güçlerinin yetmeyeceği
şeyleri yüklememiştir.Burada, engelliler konusunda
İslâm'ın, temel ibadetler ve hukuki işlemlere ilişkin
getirdiği bazı hükümlere değinmek istiyoruz.
Namaz:
Namazın farz olmasının şartlarından biri de aklî
melekenin sıhhatidir. Bu sebeple akıl hastalarına namaz
kılmak farz değildir.(18) Hanefî mezhebi imamlarından
Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'a göre, akıl hastalığının süresi
yirmi dört saati geçmesi halinde, o süre içindeki
namazları kaza etmek gerekmez. Muhammed b. Hasen'e göre
ise altı vakit geçip yedinci vakit girdiğinde kazâ
yükümlülüğü düşer.(19) Hanefîler dışındaki üç mezhebe
göre ise, akıl hastalığı bir namazın vaktini tamamen
kaplarsa, daha sonra bu namazın kaza edilmesi gerekmez.
Camiye yürüyerek gidemeyecek derecede hasta olan
kimseler, kendilerini götürecek birisi olsa dahi Cuma
namazını kılmakla yükümlü değillerdir. Camiye kendi
başlarına gidemeyen görme engelliler, her ne kadar
İmameyne göre bir bedel mukabilinde de olsa, kendilerini
götürecek birilerinin bulunması halinde Cuma namazına
gitmekle mükellef olmakla beraber; ister ücret
karşılığında, isterse ücretsiz olsun Ebu Hanife'ye göre
Cuma namazını kılmakla mükellef değildirler.(20) Yine,
farz namazları ayakta kılmaya güç yetiremeyen
kimselerle, ayakta kıldıkları takdirde başka bir
rahatsızlığı oluşan veya hastalığının artması, ya da
iyileşmesinin gecikmesi söz konusu olan kimseler,
namazlarını oturarak kılarlar. Rükû ve secde yapmaya güç
yetiremeyen kimse ise namazını îmâ ile kılar.(21)
Oruç:
Akıl hastalığı sürekli olan kimseler oruç tutmakla da
mükellef değildirler. Zira orucun farz olabilmesinin
şartlarından biri de akıldır. Hanefî mezhebinde, akıl
hastalığının Ramazan ayını tamamen kapsaması halinde, o
yıla ait orucun kaza edilmesi de gerekmez. Ancak, bu
durumdaki kimselerin Ramazan ayı içerisinde ister gece
isterse gündüz vakti olsun, kısa bir süre de olsa
iyileşmesi durumunda mezhebin en güvenilir
(Zâhiru'r-rivâye) eserlerindeki görüşe göre- o Ramazana
ait oruçları kaza etmesi gerektiğine hükmedilmiştir.(22)
Bununla birlikte, Hanefîlerden Züfer'e, Şâfiî mezhebinde
sahih kabul edilen görüşe ve Hanbelî mezhebine göre
Ramazan ayının bir bölümünde iyileşen kimseye geçmiş
günler için kaza gerekmez.(23) Başka bir ifadeyle, akıl
hastalığı bir günü tamamen kapsarsa kaza yükümlülüğü
düşer. Malikî mezhebinde yaygın olan görüş de budur.
Hac:
Hac ibadeti için de aklî melekenin
yerinde olması şart olduğundan, akıl hastaları hac
ibadetiyle de mükellef değillerdir. Ancak fakihlerin
çoğunluğu, akıl hastası adına velîsinin haccetmesinin (
ihcâc) geçerli olduğu sonucuna varmışlardır. Hac için
gerekli ihtiyaçları temin eden ve hacca gidip gelmeye
güç yetiren görme engellilerin, kendilerini hacca
götürecek birisini bulamadıkları takdirde bizzat
haccetmeleri gerekli değildir. (24) Hanefî mezhebinde
haccın bizzat yapılması (edâ) için hacca gidip gelmeye
engel olacak bir rahatsızlığın bulunmaması şart
olduğundan, felçli, kötürüm ve hac ibadetini yerine
getirmeye engel olacak derecede yaşlı kimselerin
haccetme sorumlululuğu bulunmamaktadır.(25)
Zekât:
Akıl hastalarının zekâtla mükellef olup olmamaları
konusunda İslâm alimleri farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı (Hanefîler), zekâtın
ibadet yönünü esas alarak akıl hastalarının zekât
vermekle yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Zekâtın
yardımlaşma yönünün ağır bastığını ileri süren ve
çoğunluğu teşkil eden İslâm hukukçuları ise (Şâfiî,
Malikî ve Hanbelîler), çocuk ve akıl hastasının da
gerekli şartları taşıması halinde, velilerinin bunlar
adına zekât vermeleri gerektiğini ifade etmişlerdir.(26)
Hukukî İşlemler Tek taraflı hukukî işlemlerde işlemi
yapanın, çok taraflı hukukî işlemlerde taraflardan her
birinin edâ (fiil) ehliyetini haiz olması İslâm fıkıh
bilginlerinin çoğunluğuna göre kuruluş şartı
sayıldığından, bu sırada söz konusu kişi veya kişiler
akıl hastası ise işlem batıl (geçersiz) dir. Ayrıca
sözleşmelerde tarafların iradesinin uyumu şart
olduğundan karşı taraf daha kabul beyanında bulunmadan
önce icabı yönelten tarafın akıl hastalığına yakalanması
halinde icab hükümsüz kalır ve bu icab doğrultusunda
kabul beyanında bulunmakla sözleşme kurulmuş olmaz.(27)
Bununla birlikte, sözleşmenin mal varlığında sadece
artış meydana getiren türden olması veya kanunî
temsilcinin izin ya da icazet vermiş olması, yahut
iyileştikten sonra akıl hastası tarafından icazet
verilmiş olması, akıl hastalarınca yapılan sözleşmelerin
geçersizliği sonucunu değiştirmez.(28) Hanefi ve
Şafiîlere göre, söz söylemeye güç yetiremeyen
kimselerin, işaretle yaptıkları irade beyanları
geçerlidir.(29)
Yüksel SALMAN
DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU
UZMANI
KAYNAK: Diyanet Dergisi/Aralık
2001 (İlgili Kısımları Alınmıştır)
1- Câsiye, 13.
2- Zeydan, Abdülkerim, el Medhal li Diraseti'ş-Şerîati'l-İslâmiyye,
9. baskı, Beyrut, 1986. s. 317.
3- Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, 2. baskı, Beyrut,
1994, IV, 444.
4- Apaydın, H. Yunus, Hacir, DİA.
5- Bakara, 286.
6- Hacc, 78.
7- Bakara, 185; Ayrıca bkz. Mâide, 6; Talak, 7.
8- Fetih, 16.
9- Fetih, 17.
10- Kurtûbî, el-Cami li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, ts. XVI,
181.
11- Reyâzü's-Sâlihîn, I, 5, Hadis no: 4.
12- Fetih, 17.
13- Cezîrî, Abdurrahman, el-Fıkh ala'l- Mezahibi'l-Erbaa,
İstanbul, 1987, I, 378; Halebî İbrahim Efendi, Halebî-i
Sağîr, (sadeleştiren: İsmail Karakaya), Ankara, 1983, s.
367; Özel, Ahmet, "Â'mâ", DİA.
14- Buhârî, Hudûd, 22, Talak, 11.
15- Abdulaziz, el-Buhârî, age., IV, 437-445; Zeydan, age.,
s. 317.
16- Abdulaziz, el-Buhârî, age., IV 437-444; Dönmez, İ.
Kâfi, Cünûn, DİA.
17- Karaman, Hayrettin, Anahatlarıyla İslâm Hukuku,
İstanbul, 1986, III, 58.
18- Cezîrî, Abdurrahman, age., I, 178.
19- Buhârî, Abdulaziz b. Ahmed, age., IV, 442.
20- Cezirî, Abdurrahman, age., I, 378.
21- Cezirî, Abdurrahman, age., I, 497, 499.
22- Abdulaziz, el-Buhârî, IV, 447; Cezirî, Abdurrahman,
age., I, 545.
23- Abdulaziz, el-Buhârî, IV, 438.
24- Cezirî, Abdurrahman, age., I, 633-636. 25- Cezirî,
Abdurrahman, age., I, 633.
26- Cezirî, Abdurrahman, age., I, 591.
27- Zeydan, Abdulkerim, age., s. 293. 317.
28- Dönmez, Kâfi, Cünûn, DİA.
29- Karaman, Hayrettin, age, III, 48.
HZ.PEYGAMBER (S.A.V.)'İN
ENGELLİLERE DAVRANIŞI
Hz. Peygamberin
engellilere davranışı konusunda fikir sahibi olmak için
onun diğer insanlara davranışını göz önünde
bulundurmamız yeterli olacaktır. Hz. Peygamberin
davranış biçimi, muhataplarının engelli-engelsiz oluşuna
göre şekillenmemekteydi. Daha açık bir ifadeyle,
kişilerin bedensel ya da zihinsel açıdan yeterli ya da
engelli oluşu, onun davranışında etkin bir amil değildi.
A'ma bir zat olan Abdullah İbn Ümmi Mektum'a
davranışının Kur'an-ı Kerim'e konu edilişi, Hz.
Peygamberin muhataplarının sosyal statüsüne veya
vizyonuna göre önem verdiği ya da engellilere değer
vermediği şeklinde yorumlanmamalıdır. Kur'an'a konu
edilen olayın gelişimi şöyledir:
Hz. Peygamber (sav) ,
Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b.Rebia, Ebu Cehil b.Hişam,
Ümeyye b. Halef ile sohbet ederken gözleri görmeyen
Abdullah b. Ümmi Mektum geldi, söze karıştı ve Hz.
Peygamberden kendisine Kur'an okumasını istedi ve “Ey
Allah'ın Elçisi, Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da
öğret” dedi. Ve bu sözünü bir iki defa daha tekrar etti.
Kureyş ileri gelenleri, kendilerinin yanında fakir
kişilerin bulunup, söze karışmalarından hoşlanmazlardı.
Bundan dolayı Abdullah b.Ümmi Mektum'un iki de bir söze
karışması, Allah'ın Elçisi'nin canını sıktı. Hz.
Peygamber (sav) , bundan memnun olmayarak yüzünü
Abdullah'tan çevirip, diğer kişilerle ilgilendi.
Rasulullah (sav), sözünü bitirip kalkacağı esnada
kendisine bu olayı tasvip etmeyen ayetler nazil oldu.
(Abese,1-10) Bu olaydan sonra Hz. Peygamber (sav) ,
Abdullah ile karşılaştığında ona ikramda bulunur ve “Ey
kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı zat,
merhaba!” der ve ihtiyacını sorardı. Bu davranış
biçiminin, Rasulullah (as)'ın o anda bulunduğu ortam ve
önem verdiği bir meşguliyetin uzantısı olarak
değerlendirilmesi ve genelleştirilmemesi gerekir. Ancak
böylesi bir davranışın bile Kur'an'a konu edilişi,
İslam'ın insana bakışı açısından önem arzetmektedir.
Hz.Peygamber (sav) ,
engellilerle ilgilenmiş,onlara güçlerinin yetmediği
alanlarda görev vermemiş, yeteneklerine göre kamu
alanında görev vermiş, topluma kazandırmaya çalışmış;
engellileri bir dilenci kitlesi ve sürekli insanlara
muhtaç bir tabaka olarak görmemiştir. Şimdi, bu
hususlarla ilgili uygulamalarını örneklerle açıklamak
istiyoruz:
Hz. Peygamberin
engellilerle ilgili uygulamalarını ele alırken , konuyu
bedensel ve zihinsel engelliler olmak üzere iki kısımda
değerlendirmek gerekir. Bedensel engellilerin başında
görme engelliler (a'malar) gelmektedir. Çünkü o dönemde
hastalık sebebiyle ve bunun yanında savaşların ok ve
mızrak gibi delici aletlerle yapılmasından dolayı
toplumlarda görme kabiliyetlerini kaybeden insanların
hayli fazla olduğu görülmektedir. Kur'an-ı Kerim'de a'ma
kelimesi, çoğu yerde manevi körlük anlamında
kullanılmıştır. (Ör: A'raf,179; Hacc,46). Abese
suresinde, özel olarak a'maların ve genel olarak
engellilerin haklarına ve onlara gerekli ilginin
gösterilmesi gerektiğine dikkat çekmek için Abdullah
b.Ümmi Mektum'un adı verilmeden “a'ma” diye
bahsedilmektedir. (Abese, 1-10)
Hz. Peygamber (sav)'in
hadislerinde daha çok görme engellilerle ilgili hükümler
yer almaktadır. O, görme engelli olup da sabredenlerin
cennetle ödüllendirileceğini bildirmiştir. Bir Hadis-i
Kudsi'de Yüce Allah; “Herhangi bir kulumu gözlerinden
mahrum bırakmak suretiyle imtihana tabii tuttuğumda,
sabrederse, gözlerine karşılık ona cenneti veririm” (Buhari,
Merda,7) buyuruyor. İnsanın dış dünyaya açılan penceresi
konumundaki gözlerini kaybetmesi, elbette kişi için bir
meşakkattir, oldukça zor bir imtihandır. Kaybedilen
nimetin kıymeti ölçüsünde onun yokluğuna sabretmenin
güçlüğü ve buna bağlı olarak da değeri artmaktadır. Bu
sebeple, hadiste de ifade edildiği gibi, iki gözünü
kaybettiği halde, şikayet etmeyip sabredebilen kişiye
Allah Teala, cennetini vereceğini bildiriyor. Cennete
ulaşmak kolay olmadığına göre, gözleri kaybına
sabretmek, zoru başarmak demektir.
Rasulullah (sav)'in görme
engellilere karşı davranışlarında en güzel örneğini
Abdullah b.Ümmi Mektum'a karşı tutumunda görmek
mümkündür. Onu Mescid-i Nebevi'de müezzin olarak
görevlendirmiştir. Bunun yanında, kendisini kamu
görevlerinin en üst kademesinde, kendi yerine
vekil,başka bir ifade ile devlet başkanı vekili olarak
istihdam etmiştir; Veda Haccında ve Uhud Savaşına gidişi
de dahil, çeşitli vesilelerle Medine dışına çıktığında
on üç defa Medine'de onu vekil bırakmıştır.
İslam'da engellilerle
ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi, Abdullah Bin
Ümmi Mektum vesilesiyle mümkün olmuş; engellilerin vekil
bırakılmaları, imamlık yapmaları, savaşa iştirak
etmeleri, farz namazlara katılmaları, korunma amacıyla
köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır. Hz.
Peygamber (sav) , namazlarda Abdullah Bin Ümmi Mektum ve
diğer görme engellilerin imamlık yapmalarına izin
vermiştir.
Rasulullah (sav) ,
durumlarına göre engellileri çalışmaktan alıkoymamış,
onların ticaret yapmasını kolaylaştırıcı hükümler
getirmiştir. Bununla birlikte, engellileri güç
yetiremeyecekleri işlerden de muaf tutmuştur. Zaten
Kur'an-ı Kerim'de, sorumluluğun kişinin gücü ile
orantılı olduğunu, kişilere güçlerinin üstünde
sorumluluk yüklenmeyece- ğini ifade eden genel hükümlü
ayetler (Bakara,286; En'am, 152; A'raf,42) yanında,
engellilerin mazeretleri sebebiyle bir kısım
yükümlülüklerden muaf tutulacaklarını konu edinen özel
hükümlü ayetler (Fetih,17; Nur,61) de mevcuttur. Hz.
Peygamberin uygulamaları da bu doğrultuda
şekillenmiştir. Örneğin; Ensardan Seleme oğullarının
başkanı Amr bin Cemuh, yürürken topallıyordu. Bedir
Savaşına katılmak istedi; ancak Hz. Peygamber (sav) ,
onu savaştan muaf tuttu. Daha sonra Uhud Savaşına
katılmak istedi; oğulları, Bedir Savaşını örnek
göstererek, ona engel olmak istediler. Bunun üzerine Amr,
oğullarına; “Siz beni Bedir Seferinde cenneti
kazanmaktan alıkoymuştunuz” diyerek, onları Rasulullah
(sav)'e şikayet etti. Peygamberimiz, ona, mazereti
olduğunu, bu sebeple savaşla yükümlü bulunmadığını
bildirdi. Ancak Amr'ın ısrarı üzerine izin verdi.
Oğulların da babalarını savaşa gidip gitmemekte serbest
bırakmalarını söyledi. Savaşa katılan Amr, sonunda, hep
arkasında savaşan ve onu korumaya çalışan oğlu ile
birlikte şehid düştü. Rahmet Peygamberi (as) , bir
hadisin- de, onun cennette sapasağlam ayaklarla
yürüdüğünü haber vermiştir. (İbn Hanbel, Müsned, V, 299)
İbn Abbas, Ata b.Ebi
Rebah'a; “Sana cennet ehlinden bir kadını göstereyim
mi?” dedi. Ata; “Evet, göster” dedi. İbn Abbas; “İşte,
şu siyah kadındır ki; bu kadın, Hz. Peygambere geldi ve
‘Sara hastalığım tutuyor ve üstüm başım açılıyor.
İyileşmem için Allah'a dua edin' dedi. Rasulullah (sav)
; ‘İstersen sabreder, cennetlik olursun; istersen sana
afiyet vermesi için Allah'a dua ederim' dedi. Bunun
üzerine kadın; ‘O halde sabredeceğim. Ancak sara tuttuğu
zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz'
dedi. Peygamber (as) da ona dua etti.” (Buhari, Müslim)
Toplumun her kesimi ile
ilgilenen Hz. Peygamber (sav)'in, zihinsel engellilerle
ilgilenmemesi ve onları ihmal etmesi düşünülemezdi.
Nitekim, akıl hastalarının dini yükümlülüklerden muaf
tutulduklarını şu sözleri ile dile getirmişlerdir: “Üç
kimseden sorumluluk kaldırılmıştır: Buluğ çağına
erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan ve
şifa buluncaya kadar akıl hastasından.” (Buhari, Ebu
Davud,Tirmizi) bu hadis, zihinsel engellilerin
sorumluluklarının çerçevesinin belirlenmesinde temel
teşkil eden başlıca delillerdendir.
Hz. Peygamber (sav) ,
sağlıklı insanların engellilerle ilişkilerini
yönlendiren ahlaki düzenlemelerde de bulunmuştur.
Nitekim, görme engelli bir kimseye yol göstermeyi,
sağıra ve dilsize laf anlatmayı sadaka olarak telakki
etmiştir. (İbn Hanbel,V,169)
Sevineceğimiz, huzur
duyacağımız şeylerle karşılaşmayı nasıl tabii
buluyorsak, zaman zaman bizi üzecek bir olayla,
musibetle, hastalıkla, felaketle karşılaşmayı da tabii
bulmalıyız. Musibetleri, felaketleri ya da başımıza
gelen bir hastalığı tabii karşılamanın en iyi yolu,
sabırdan geçer. Şurası da unutulmamalıdır ki;
karşılaşılan felaketler, hastalıklar yaptığımız hatalara
kefarettir. Sevgili Peygamberimiz (sav) ; “Yorgunluk,
hastalık,tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan
dikene varıncaya kadar, müslümanın başına gelen her şeyi
Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhari,
Müslim) sözüyle bu müjdeyi vermektedir.
Ne mutlu, karşılaştığı
bütün zorluklara, hastalıklara, musibetlere, felaketlere
sabredip, mutlu sona erişenlere...
DR. YAŞAR YİĞİT
DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU
UZMANI
KAYNAK: “ DİYANET” DERGİSİ,
Sayı 132, Sayfa 40-43
SABIR ve
SABRETMENİN MÜKAFATI İLE İLGİLİ AYET-İ KERİMELER:
BAKARA/ 45.AYET:
Sabır ve namazla Allah'tan
yardım dileyin. Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin
dışında kalanlar için bir ağırlıktır.
BAKARA/153.AYET:
Ey iman edenler, sabırla ve
namazla Allah'tan yardım dileyin. Gerçekten Allah,
sabredenlerle beraberdir.
BAKARA/155.AYET:
Andolsun, biz sizi bir parça
korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve
ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır
gösterenleri müjdele.
AL-İ İMRAN/146.AYET:
Nice peygamberle birlikte
birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah
yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den
dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler.
Allah, sabır-gösterenleri sever.
AL-İ İMRAN/200.AYET:
Ey iman edenler, sabredin ve
sabırda yarışın. (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan
korkup-sakının. Umulur ki kurtuluşa varırsınız.
ENFAL/ 66.AYET:
Şimdi, Allah sizden
(yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za'f olduğunu da
bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların)
iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi)
olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini yener.
Allah, sabredenlerle beraberdir.
YUSUF/ 18.AYET:
Ve üzerine yalandan kan
(sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi.
Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş,
bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu
düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım
istenecek olan Allah'tır."
YUSUF/ 83.AYET:
(Şehre dönüp durumu
babalarına aktarınca o:) "Hayır" dedi. "Nefsiniz sizi
yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana
düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın
bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O,
bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın kendisidir."
MEARİC/ 5.AYET:
Şu halde, güzel bir sabır
(göstererek) sabret.
İNSAN/ 24.AYET:
Öyleyse, Rabbinin hükmüne
sabır göster. Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat
etme.
NAHL * 127.AYET:
Sabret; senin sabrın ancak
Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve
kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı da
sıkıntıya düşme.
KEHF * 28.AYET:
Sen de sabah akşam O'nun
rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte
sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek
gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)'
uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.
MÜ'MİN * 55.AYET:
Şu halde sen sabret.
Gerçekten Allah'ın va'di haktır. Günahın için mağfiret
dile; akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.
MÜ'MİN * 77.AYET:
Şu halde sen sabret, hiç
şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Sonunda ya onlara
va'dettiğimiz (azab)in bir kısmını sana göstereceğiz ya
da senin hayatına son vereceğiz. Nihayet onlar bize
döndürülecekler.
ŞURA * 33.AYET:
Eğer dileyecek olsa, rüzgârı
durdurur, böylece onlar da onun üstünde kalakalırlar.
Hiç şüphe yok, bunda çokça sabreden, çokça şükreden
kimse için gerçekten ayetler vardır.
TUR * 48.AYET:
Artık sen, Rabbinin hükmüne
sabret; çünkü gerçekten sen, bizim gözlerimizin
önündesin. Ve her kalkışında da Rabbini hamd ile tesbih
et.
SABREDENLERİN MÜKAFATI:
HUD * 11.AYET:
Sabredenler ve salih
amellerde bulunanlar başka. İşte, bağışlanma ve büyük
ecir bunlarındır.
HUD * 115.AYET:
Ve sabret. Gerçekten Allah,
iyilik yapanların ecrini kaybetmez.
AHZAB * 35.AYET:
Hiç şüphesiz, Müslüman
erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min olan erkekler ve
mü'min olan kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden
erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,
sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan)
korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,oruç
tutan erkekler, kadınlar ve ırzlarını koruyan erkekler
ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden
erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar, (işte)
bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir
hazırlamıştır.
ZÜMER * 10.AYET:
De ki: "Ey iman eden kularım,
Rabbinizden korkup-sakının. Bu dünyada iyilik etmekte
olanlar için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir.
Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir."
SABIR İLE İLGİLİ HADİS-İ
ŞERİFLER:
* Rasulüllah Aleyhissalâtu
vesselâm şöyle buyurur: "Sabır üçtür:
Musibetlere karşı sabır,
taatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır.
Kim, kaldırılıncaya kadar
musibete güzelce sabrederse Allah ona üçyüz derece
yazar. Her iki derece arasında sema ile arz arasındaki
mesafe kadar yücelik vardır.
Kim de taatte sabrederse
Allah ona altıyüz derece yazar. Her iki derece arasında
arzların başladığı hududla, arzların bittiği son nokta
arasındaki mesafe kadar yücelik vardır.
Kim de masiyete (günaha)
karşı sabrederse Allah ona dokuzyüz derece yazar. İki
derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan
mesafe arasındaki yücelik vardır."
* "Sabır imanın yarısıdır,
yakîn, imânın ta kendisidir"
* "Sabır (ve sabrın)
mükâfaatını ümid etmek köle azad etmekten daha
hayırlıdır. Allah sabır ve ümîd sahiplerini, sorusuz
sualsiz cennete koyar"
* "Sabırla iman arasındaki
ilgi, bedenle baş arasındaki ilgi gibidir."
* "...Namaz nurdur, sadaka
bürhandır, sabır ziyâdır, Kur'an hüccettir..."
* "...Bir kimse sabretmek
isterse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan
daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir"
* “ Mü'minin durumu gıpta ve
hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır
sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü'minde vardır.
Sevinecek olsa şükreder; bu, onun için bir hayır olur.
Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için
bir hayır olur. (Müslim)
* Rasulüllah Aleyhissalâtu
vesselâm:"Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk
andakidir" buyurdu." [Buharî, Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî,
Nesâî.]
* Hz. Enes (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:"Mükâfatın büyüklüğü belânın büyüklüğü ile
(orantılıdır). Allah bir cemaati sevdi mi onları
musibete müptela eder. Kim bundan razı olursa Allah da
ondan razı olur, kim de razı olmazsa Allah da ondan razı
olmaz." [Tirmizî]
* Hz. Câbir (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:"Kıyamet günü, afiyet ehli kimseler, bela
ehline sevapları verilince, dünyada iken derilerinin
makaslarla kazınmış olmasını temenni edecekler." [Tirmizî]
* Ebu Hüreyre (radıyallahu
anh) anlatıyor "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki:"Mü'min erkek ve kadının nefsinde,
çocuğunda, malında bela eksik olmaz. Tâ ki hatasız
olarak Allah'a kavuşsun." [Muvatta, Cenâiz 40, (1, 236);
Zühd 57, (2401).]
* Mus'ab İbnu Sa'd, babası
radıyallahu anh'tan naklediyor: Der ki:"Ey Allah'ın
Resulü! dedim, insanlardan kimler en çok belaya
uğrar?""Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara
yakın olanlar. Kişi diyaneti nisbetinde belası da
şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah onu
da diyaneti nisbetinde imtihan eder. Bela kulun peşini
bırakmaz. Tâ o kul, hatasız olarak yeryüzünde
yürüyünceye kadar." [Tirmizî, Zühd 57, (2400).]
* Hz. Enes (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri ferman etti:
"İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim
hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık
vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan
çıkarmayacağım."
* Atâ İbnu Ebî Rabâh
rahimehullah anlatıyor: "İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)
bana:"Sana cennet ehlinden bir kadın göstereyim mi?"
dedi. Ben de: "Evet göster!" dedim."İşte dedi, şu siyah
kadın var ya, o, Resûlullah'a gelip: "Ben saralıyım,
(nöbet gelince) üstümü başımı açıyorum, Allah'a benim
için dua ediver (hastalıktan kurtulayım)" dedi.
Aleyhissalâtu vesselâm; "Dilersen sabret, sana cennet
verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah'a dua
edivereyim" dedi. Kadın: "Öyleyse sabredeceğim, ancak
üstümü başımı açmamam için dua ediver" dedi. Resûlullah
da ona öyle dua etti." [Buharî, Müslim.]
* Ebu Hureyre (r.a)dan
rivayetle, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Müslümanın başına gelen
hiçbir meşakkat, devamlı hastalık, müstakbel
endişesi,geçmişe ait bir keder, umumiyetle herhangi bir
bela ve dert, hatta bir diken acısı yoktur ki, bu
sebeple Allah onun günahlarını affetmesin." [Buhari,
Müslim]
* Aişe (r.anha) Mina'da iken
yanına gençlerden bir grup girdi. Gülüyorlardı.
Aişe (r.anha), "Ne
gülüyorsunuz?" diye sordu. Gençler, "Filanın ayağı
çadırın ipine takıldı ve düştü; nerede ise boynu
kırılacak yahut gözü gidecekti" dediler. Bunun üzerine
Aişe (r.anha), "Gülmeyin, zira Peygamberimiz (s.a.v.)'i
şöyle derken işittim: Kendisine batan diken veya başına
bundan büyük bir bela gelen bir müslüman yoktur ki, bu
sebeple Allah, ona bir sevap derecesi vermesin ve bir
günahını affetmesin" [Müslim]
* Ebu Hureyre (r.a)dan
rivayetle, Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Allah kime bir hayır
vermeyi dilerse, imtihan için başına bir bela verir." [Buhari]
* Aişe (r.anha) şöyle
demiştir: " Rasulüllah (s.a.v.)'den fazla acı çeken bir
kimse görmedim." [Buhari]
* Abdullah (r.a.) şöyle
demiştir: Peygamberimiz (s.a.v.)'in yanına girdim. Çok
muzdarip bir halde idi. Dedim ki; "Ey Allah'ın Rasulü,
humma hastalığın çok şidddetli." Rasulülllah (s.a.v.),
"Evet, ben hastalandığım zaman duyduğum ızdırap iki
kattır; sizden iki kişinin duyduğu ızdırap kadardır"
buyurdular. "Bu, belki sana iki kat ecir sağlamak için
öyledir" dedim. "Evet, dediğin gibidir. Belaya uğrayan,
bir diken ve bundan fazla birşey kendine isabet eden bir
Müslüman yoktur ki; bu sebeple ağaç yapraklarının
dökülmesi gibi, Allah onun günahlarını affetmesin"
buyurdular. [Buhari, Müslim]
* Rasulüllah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur: "İyileşmiş hasta, bütün parlaklığı ile
tertemiz olarak, gökten düşen dolu gibidir."
* Enes (r.a.)'dan rivayetle,
Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teala buyurdu ki:
Kulumun en sevgili uzvu olan gözlerini almak suretiyle
imtihan ettiğim zaman sabrederse, bunların karşılığı
olarak ona cenneti veririm." [Buhari, Müslim, Tirmizi]
|